Skip to main content

Koronavirüs Konfor Alanlarımız Hakkında Bize Neler Öğretti?

Yıllardır konfor alanı psikolojisi ve iş dünyası üzerine etkileri hakkında çalışmalar ve araştırmalar yapıyorum. Zira, bu alana odaklanarak insanın VUCA dünyasındaki iş yapış biçimini ve belirsizliklere karşı tepkilerini daha doğru anlayabileceğimize inanıyorum. Yine yıllardır kurumları ziyaret ederek gerçekleştirdiğim konuşmalarda ya da geliştirdiğim projelerde bu yaklaşımın önemini vurgulamaya çalışıyorum. Bu konunun önemine o kadar çok inanıyorum ki gelecek nesillerin bu perspektif hakkında daha bilinçli olabilmeleri için her yıl sayısız üniversite, dernek ya da lise ziyaret ederek konfor alanının hayatlarımıza nasıl sirayet ettiğini anlatıyorum. Bu dokunuşlar insanların dikkatini çekse de siz de tahmin edersiniz ki, kökten değişimler getirmeyebiliyor zira bahsettiğim tarzda bir değişim, kişilerin istekli olmasıyla doğru orantılı.

Yine de şunu söylemek mümkün: Konfor alanı konusunu doğru anlayanlar hem kendi hayatlarını hem de işlerini çok daha rahat yönetebiliyor, VUCA gibi karmaşık bir dünyada daha etkili olabiliyorlar.

Son aylarda koronavirüs, çok ani şekilde tüm iş insanlarını, dolayısıyla tüm kurumları alışılmadık bir değişime zorladı. Bu zorlu süreci konfor alanı yaklaşımı ışığında anlayabilmemizin hem VUCA dünyasını hem de koronavirüs sonrasındaki süreci daha iyi yönetmemize destek olacağına inanıyorum. Dolayısıyla bu yazımda konfor alanı perspektifinden pandemi sürecini ve koronavirüsten sonraki dönemini daha rahat yorumlamanıza yardımcı olabilecek bazı konular üzerinde durmak istiyorum.

Konfor Alanı ve İş Dünyası

Her insanın bir veya birden fazla konfor alanı var. Bu; alışkanlıkların ve öngörülebilirliğin hakim olduğu, insanın kendini güvende hissettiği ve dolayısıyla düşük derecede stres yaşadığı psikolojik evreye karşılık geliyor. Bir insanın konfor alanında bulunması, yani çok düşük derecede stres hissetmesi onun mantık, analitik düşünme, problem çözme gibi becerilerinden sorumlu olan neokorteksinin performansını düşürüyor.

Bu alanın dışındaysa stres hüküm sürüyor. Ancak insan tecrübe ettiği stres seviyesine göre iki ayrı evre yaşayabiliyor. Bunlardan birincisi, optimum stres seviyesini yaşadığımız bölge olan heyecan alanı. Bu alanda insanın yaşadığı stres oranı neokorteksinin yüksek performans göstermesini sağlıyor. Diğer bir deyişle, doğru seviyede stres insanın potansiyelini ortaya koymasına destek oluyor. Bu şekilde heyecan alanındaki bir insan değişim ve dönüşüm süreçlerini daha iyi yönetebiliyor, yaratıcılık yetkinliğini daha verimli kullanabiliyor ve belirsizlik ortamına karşı daha etkin olabiliyor. Ancak stresin çok yüksek olduğu üçüncü faz olan kaygı alanında bu resim kökten değişiyor. Yüksek stres insanın neokorteksinin performansını düşürüyor ve karar verme mekanizmalarını sabote ediyor. İnsan yüksek derecede stresten kaçınmak için ya eski konfor alanına dönme ya da yeni bir konfor alanı yaratma refleksi gösteriyor.

Konfor alanı perspektifine göre en tehlikeli alan, kaygı alanı. İkinci tehlikeli alansa buraya hapsolmamız durumunda konfor alanlarımız. Ancak bu güven alanı stratejik olarak tasarlanırsa insanın heyecan alanına geçişlerini kolaylaştırarak tönemli bir unsur haline geliyor. Diğer yandan, bu fazlar arası geçişler hiç de kolay değil. Öyle ki Alasdair White, konfor alanlarımızın dışına çıkışı “büyük karmaşa zamanı” olarak adlandırıyor.

Konfor alanı yaklaşımıyla ilgili bir diğer önemli konuysa özellikle VUCA gibi bir konjonktürde konfor alanlarımızın dışına hiç çıkmamanın mümkün olmaması. Hızla değişen dünyada insanlar iki şekilde konfor alanlarının dışına çıkabiliyor. Birincisinde insan, içinde yaşadığı dünyayı takip ediyor, olası değişimlere karşı bilinçli şekilde önceden harekete geçiyor ve kendini değiştiriyor. Bu senaryoda insan, kurguladığı ve planladığı bir süreç dahilinde olduğu için ağırlıklı olarak heyecan alanına geçiş yapma şansına sahip oluyor. Biz buna etkenlik hali diyoruz. İkinci senaryodaysa insan, konfor alanında olmaktan memnun olduğu için bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bu bölgeyi korumaya çalışıyor. Ancak gün geliyor, kontrolü dışındaki değişkenler onu konfor alanının dışına atıyor. Bu süreçte insan ağırlıklı olarak kendini kaygı alanında bulabiliyor. Biz bunu edilgenlik hali olarak adlandırıyoruz. Şu da bir gerçek ki; kendini bilinçli şekilde konfor alanlarının dışına çıkarabilen kişilerin değişim ve dönüşüme karşı adaptasyon kasları gelişiyor. Hayat, onları zorunlu olarak konfor alanlarının dışına attığında edilgen olanlara göre yeni normallere adapte olabilmeleri daha hızlı ve kolay oluyor.

Bu değerlendirmeler kurumlar için de geçerli. Sonuçta, kurumlar da insanlardan oluşuyor.

Pandemi ve Koronavirüs Sonrası Dönem

Yukarıda belirttiğim perspektif ışığında kurumunuzun pandemi tecrübesini gözden geçirebilmek için kendinize şu soruları sorabilirsiniz:

  • Bu süreç kurumunuzu konfor alanının dışına çıkardı mı?
  • Bu geçiş süreci kolay mı geçti, yoksa karar verme süreçlerinde zorlandık mı?
  • Konfor alanlarınızın dışına çıktığımızda hangi faza geçiş yaptık?

Geçmişi analiz ettikten sonra da koronavirüsten sonraki döneme odaklanın. Söz konusu yeni dünyaya ne kadar hazır olduğunuzu analiz edebilmek için kendinize şu soruları sorun:

  • Pandemi sürecinde konfor alanlarımızı stratejik olarak ele alıp güven ortamını güçlendirebildik mi?
  • Çalışanlarımızın kaygılarını doğru anlayabiliyor muyuz?
  • Bu kaygılar, onların yeni belirsizliklere karşı nasıl bir pozisyon almalarına neden olur? (Örneğin çalışanlarımız yeni belirsizlik ortamında öncelikli olarak bireysel konfor alanlarını korumaya çalışabilir mi?)
  • Kurumumuzda etken şekilde konfor alanlarımızın dışına çıkmamızı destekleyen bir kültür var mıydı?
  • Yeni belirsizliklerle karşılaşmamız durumunda kurumumuz konfor alanı psikolojisindeki hangi fazlara geçiş yapabilir?
  • Yeni dönemde kurumumuzu ve çalışanlarımızı ne gibi araçlarla ve yöntemlerle heyecan alanında tutabiliriz?

Açıkçası, yeni dünyadaki belirsizlikler ve getireceği değişim hakkında kesin kanaatte bulunmanın çok doğru olmadığını, bu şekilde varsayımlarla dolu dünyamıza yeni varsayımlar eklediğimizi düşünüyorum. Zaman içerisinde koronavirüs sonrasındaki dönemin neler getirip neler götüreceğini hep beraber göreceğiz. Yine de şu da şüphe götürmez bir gerçek: İnsanların belirsizliklere verdiği tepkiler, gösterdiği refleksler ve adaptasyon süreçleri değişmeyecek. Bu nedenle, etken şekilde konfor alanlarının dışına çıkabilmeyi kültürlerinin bir parçası haline getiren kurumlar yeni dünyanın gerçeklerine daha kolay adapte olabilecekler.

Sonuçta, konfor alanlarının dışına bilinçli şekilde çıkabilenler değişimin ve geleceğin bir parçası olacaklar. Edilgen olanlarsa, izleyicisi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir